Tünel'in Hikayesi
A-
A+

 İnsanlar Galata’dan Beyoğlu’na çıkma veya Beyoğlu’ndan Galata’ya inmek istediklerinde bu iki merkezi birbirine bağlayan yol olan Yüksekkaldırım’dan geçme mecburiyetinde bulunmaktadırlar. Fakat Yüksekkaldırım’ın çok dik ve bakımsız olması sebebiyle yaya yürümeye ve taşımacılığa elverişsizliği buradan geçenleri hayli yormaktadır.

1869 yılı İstanbul’un şehir içi ulaşımında bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu tarihte kısaca 3T olarak vasıflandırabileceğimiz şehir içi kara ulaşımının üç önemli unsuru için imtiyaz verilmiş ve bunların mukaveleleri de aynı yıl imzalanmıştır. Bu 3T’nin neler olduğuna bakacak olursak: Birincisi Tren, ikincisi Tramvay, üçüncüsü ise Tünel’dir. Her üçünün çağrıştırdığı anlam, ulaşımdaki modernleşme ve süratlenme sürecinin dünyadaki gelişmelere paralel olarak İstanbul’da da uygulamaya konulmasıdır. Yine her üçü için aynı yıl içinde imtiyaz verilmesi, bu yıllarda modern ulaşıma verilen önemin bir göstergesi olmaktadır. Bu tarihten itibaren çalışmalara başlanması ve yeni ulaştırma araçlarının hizmete girmesiyle İstanbul’un çehresi değişmiş, hatta bu değişim sosyal hayata dahi tesir etmiştir.
Sözünü ettiğimiz 3T’den Tren, Rumeli demiryollarının şehir içi banliyö kısmını oluşturacak şekilde 1871 yılında Sirkeci-Küçükçekmece arasında hizmete girmiştir. İkinci T olarak nitelendirdiğimiz Tramvay, 1869-1872 yılları arasında gerçekleşen inşaat çalışmaları sonucu Unkapanı-Ortaköy, Eminönü-Topkapı, Aksaray-Yedikule gibi semtler arasında hizmete alınmıştır. Üçüncü T ise Tünel’dir. Türkiye’nin ilk metrosu olan Tünel, aynı zamanda dünyanın da ikinci metrosu niteliğini taşımaktadır.
Demiryolu, çekilen taşıtların belli bir yönden şaşmaması ve sürtünme direncinin azaltılması için yapılan araştırmalardan doğmuştur. Bu araştırmaların ilerlemesi sonucu XIX. yüzyılın ilk yarısından itibaren bugünkü modern anlamıyla kullanılmaya başlanmıştır. Demiryolundaki bu ilerlemeler buharlı makinedeki gelişmelere paralel olarak yürümüştür. Özellikle İngiliz mühendis George Stephenson’un çabaları sonucu 1830 yılında Liverpool-Manchester arasında modern anlamda ilk demiryolu hattı hizmete açılmıştır. Demiryolu daha çok şehirlerarası yolculuklar için kullanılan bir raylı sistem türü olarak tebarüz etmiştir. Ulaşımda süratlenme sürecine girilmesinden sonra şehir içi nakliyatında da paralel gelişmelerin yaşanması tabii bir sonuç olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim demiryolunun şehir içine tatbiki Tramvay şeklinde olmuştur. Bunun yanında, büyük şehirlerin özellikle yerleşimin yoğun olduğu merkezi alanlarında Tramvay yolu yapmanın güçlüğü karşısında ise yer altında açılacak tünellere ray döşenmesi ve buralarda trenler işletilmesi suretiyle ulaşımın sağlanması yoluna gidilmiştir ki, bu defa da “metropoliten demiryolu” veya kısaca “metro” olarak adlandırılan ulaşım türü ortaya çıkmıştır.
Dünyanın ilk metrosu Londra’da Farrington Sokağı ile Bishop köprü yolu arasında kalan 6 kilometrelik bir bölümde yapılmıştır. 1863 yılında hizmete giren metroda vagonlar buharlı bir lokomotif tarafından çekilmektedir. Eugene-Henri Gavand adlı bir Fransız mühendis 1867 yılında turistik bir gezi yapmak için İstanbul’a gelmiştir. Gavand bu gezisi sırasında, İstanbul’un iki önemli merkezi olan Galata ile Beyoğlu arasında çok sayıda insanın gidip geldiğini gözlemlemiştir. Gerçekten de, Galata’nın önemli bir mali ve ticari merkez olmasının yanında Beyoğlu da hareketli ve cazip bir eğlence yeridir. Galata’da İstanbu borsası, gümrük, çeşitli alanlarda işyerleri, mağazalar ve antrepolar bulunmaktadır. Beyoğlu’nda ise eğlence yerleri yanında, elçilikler, oteller ve ikametgâhlar mevcuttur. Bu şekilleriyle her iki merkez kalabalık bir nüfus barındırmaktadırlar. İnsanlar Galata’dan Beyoğlu’na çıkmak veya Beyoğlu’ndan Galata’ya inmek istediklerinde bu iki merkezi birbirine bağlayan yol olan Yüksekkaldırım’dan geçmek mecburiyetinde bulunmaktadırlar. Fakat Yüksekkaldırım’ın çok dik ve bakımsız olması sebebiyle yaya yürümeye ve taşı-macılığa elverişsizliği buradan geçenleri hayli yormaktadır.
Gavand’ın tespitlerine göre bu iki hareketli merkez arasında günde ortalama 40.000 kişi gidip gelmektedir. Fakat Yüksekkaldırım bu yoğunluğu taşıyamamaktadır. Her şeyden önce bu caddede % 24 gibi çok önemli sayılabilecek bir eğim mevcuttur. Caddenin genişliği ise an-cak 6 metredir. Hatta yer yer 4 metreye düşmektedir. Bu şartlarda yaya yürümek çok güç ve yorucu olmaktadır. Atla gidildiğinde ise çekilen zorluk yanında bir de düşme tehlikesini göze almak gerekmektedir. Bir mühendis olması hasebiyle Gavand, insanları bu yokuşu inip çıkmaktan kurtaracak bir yöntem düşünmüştür. Gavand’ın bulduğu çözüm şudur: Galata ile Beyoğlu arasında yapılacak asansör tipinde bir yer altı demiryolu (Tünel) ile insanları ve eşyaları taşımak mümkün olabilecektir. Böylece halk için önemli bir kolaylık getirilmiş olacağı gibi, kendisi de bu sayede kazanç elde etmiş olacaktır. Henri Gavand kafasında bu işi tasarladıktan sonra Fransa’ya dönmüştür. Burada kendisine maddi destek sağlayabilecek bazı zengin Fransızlarla temas kurarak projesine destek sözü almıştır. Daha sonra İstanbul’a gelerek 1868 yılı Şubat’ında Tünel’in yapımına dair projesini Bâbıâ-li’ye sunmuş ve imtiyaz talebinde bulunmuştur. Gavand projesinde şu hususları belirtmiştir: Galata ile Beyoğlu arasında inşa edilecek bir tünel aracılığı ile bu iki merkez arasında direkt bağlantı kurulacaktır. Tünel içine demiryolu döşenecek ve sabit bir buharlı makinenin halatlar vasıtasıyla çekeceği vagonlar yolcu taşıyacaklardır.
Tünel’in Galata girişine yapılacak istasyon Yenicami sokağında Karaköy köprüsüne mümkün olduğu kadar yakın bir noktada bulunacaktır. Beyoğlu istasyonu ise Galata Mevlevihanesi karşısında, Teke kabristanı yanında yapılacaktır.
 
 
İETT Tünel Sayfa Başına Dön